Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2009 Perşembe

vûcuda sorduğumuz her sual bir gedik açar



Deli dediğiniz kişi ,alt tarafı bir insanın sıradan düşüncelerinden ibarettir.Ama bunların bir kafa içine sıkı sıkı hapsedilmiş hali.
Dünya asla o kafanın içine girip çıkamaz bu da ona yeter.
O sızdırmayan bir kafa,nehirsiz bir göle döner,
iltihaplanır.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Eylembilim

"Neden üniversitede okuyorum? diye sormuştu. Hemen " kapitalist topluma yetenekli olduğumuzu göstermek için" diye karşılık verdim. Kendimi tutmasını bilemezdim. Bu yüzden de çok kaybederdim. İşte gene kaybetmiştim."

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi

"Hasan söz konusu olduğunda onu tanıyanlar sıradan şeyler söyleyemiyorlardı. Yüzlerine korkunun dalgalandırdığı bir gülümseme yerleşiyor ve hiç alışık olmadıkları sözcükleri kullanıyorlardı: yitik, karışık, giz, yenilgi, yanılgı ve kül. Böyle, başka bir dünyanın sözcükleriyle karışan akıllarını zorlayarak anlatıyorlardı: Seyran'daki köhne evlerini, asker emeklisi babasını ve babasından para almadığı için çektiği parasızlığı, Pervin'e beslediği aşkı ("Karşılıksız, karşılıksız! diye bağırıyor koro, lanet koro!) ve birkaç şeyi daha, onlar için zehirli bir balık cinsinin Latince adı olan birkaç şeyi daha..."

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

"Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz? Karmaşanın, keşmekeşin, hayatın yorucu zenginliğinin içinde eksik kalan nedir ki, uykunun kuytusunda ille de tamamlanması gerekir? Rüyamızda, birbiriyle ilgisiz gibi görünen ayrıntıları bilincimiz önden gürültülü bir lokomotif gibi çekip bir yere, örneğin bir anlama mı götürür? Yoksa o ayrıntılar bilincimizin balonuna batan iğneler midir?"

Orhan Pamuk: İstanbul Hatıralar ve Şehir

"Kocataş gemisinin beni bıraktığı Eyüp ile derdim, Haliç'in sonundaki bu küçük ve mükemmel köyün bana gerçek değil, hep bir hayal gibi gözükmesidir. Kendi içine kapalı, "Doğulu", esrarlı, dindar, pitoresk, mistik bir hayal olarak Eyüp o kadar mükemmeldir ki, bana bir başkasının İstanbul'a yakıştırdığı bir Doğu hayaliymiş, İstanbul'da yaşayan bir çeşit Türk-Doğu-Müslüman Disneyland'iymiş gibi gelir. Şehir surlarının dışında olması, bu yüzden Bizans etkisini ve İstanbul'un taşıdığı kat kat karışıklığı taşımaması mıdır bunun nedeni? Ya da güzel mezarlıklarının, ağaçlarının, evlerinin içiçe geçmesi mi? Ya da burada her şeyin, mimari ölçülerin dini ve mistik bir alçakgönüllülükle küçük tutulması mı Eyüp'ü İstanbul'un büyüklüğünden ve güçlü ve enerjik karmaşasından -kire, pasa, dumana, kırık, çatlak, döküntü ve yıkıntıya ve pisliğe varan gücünden- uzak tutmuştur? Şehre "romantik" Doğu düşleriyle gelen, herkesi tatmin eden yanını Eyüp, İstanbul'un sürekli Batılılaşan ya da Batılı malzemeyi alıp kendinin kılan ve kendinin yenileyen merkezine, bürokrasisine, devlet kurum ve binlaraına uzak olmasına borçluydu. Piyer Loti'nin bu bozulmamış hali yüzünden sevdiği, bir ev alıp yerleştiği bu harika Doğu düşü, bu bozulmamış mükemmeliyeti yüzünden de bana itici gelirdi hep."

11 Kasım 2008 Salı

Kafka: Aforizmalar #108


"Ama sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi işine döndü." Belki de hiçbirinde geçmez ama, açık seçiklikten yoksun eski hikayeler yığınından kulağımıza tanıdık gelen sözlerdir bunlar.

Kafka: Aforizmalar


"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde."

Tutunamayanlar #3


"Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kağıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot'u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada."

Tutunamayanlar


"Beynim yağ bağlamış olacak. Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor. Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İnsana benzetirsek, onlara acımaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz. Sen de korkuyor musun Günseli? Senin için korkuyorum sadece Selim. Doğru değil, ben bunu gerektirecek bir şe yapmadım sana. Bir sürü gevezelik ettim. Bitmesi gerekirdi bunların artık. Yeni sözler yeni yaşantılar bulacağımı sanıyordum. Bu acılar, yüreğimi paslandırmış oysa. Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söyemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım."

Tutunamayanlar #2


"Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel bir itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgili olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa bir "kitapları koruma derneği" kurulmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir kotuyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi üst üste koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve en altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapakların üstünde haç biçimli yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap en çok satan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satamamalı. Cahil kitapçıların iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim Balkanların ve Ortadoğu'nun en hassas okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidirler. Oysa, bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibi bir kitap istediğinizi sorarlar size: Polisiye bir şey mi olsun, yoksa aşk bir romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyuculkar kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. "Aşkın Günahları"nı sattım gitti. Olmazsa Gece Kokan Cinayet'i yuttururum. "Bu "iyi" kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atamaz."

Oğuz Atay'ın Günlüğü


"Türk aydını, bütün eksiklerine rağmen dünyayı tanımak istiyor. Biz geri kalmış bir ülke değiliz, fakir düşmüş bir soyluya benzetilebiliriz ancak. Arap ülkeleri bütün petrol gelirlerine rağmen ne yapacağını, parasını nasıl kullanacağını bilmiyor. Amerikalı, Avrupalı kendi dışındaki kültürleri sadece inceler; bizim samimiyetimiz ve sıcaklığımızla benimsemez. Bu soğuk ve mesafeli bir davranıştır. Öğrendiklerini istismar etmek ister. Bu yüzden kaliteyi sömürür. İnsanla ilgisi sadece kendi insanı bakımındandır. Bir Afrikalıyı, bir Hintliyi, bir Çinliyi, bir Rus'u bir Türk'ü hissedemez içinde. Her şeyi bir anatomi masasına yatırır, kusurlarını ortaya koyar, sahip olabileceklerini alır -mülkiyet duygusu-. Edebiyatta bile çıkarına bakar. Bir Puşkin'i anlayamaz. Dostoyevski'ye, Tolstoy'a yaklaştığı gibi yaklaşamaz. Biz Steinbeck'in pamuk ve şeftali toplayan işçileriyle birlikte acı çekeriz, Hamlet'in meselesine katılırız. Palto bizi derinden sarar. Batılı değerlendirir, biz severiz."
5 Ocak 1975

Yan Etkiler


"Benimle ve kızımla birlikte Milano'da opera seyrederken Needleman locadan eğildi, aşağıdaki orkestra yerine düştü. Bunun bir kaza olduğunu kabullenmeye gururu elvermedi. Bir ay boyunca her gece operaya gitti, her gece kendini locadan aşağı attı. Çok geçmeden hafif beyin sarsıntısı teşhis edildi. "

Los Angeles Yolu


"Merdiven basamakları fareler gibi ciyaklardı. Biz ikinci katın sonundaki dairede yaşıyorduk. Kapının tokmağına dokunur dokunmaz moralim sıfıra indi. Her seferinde böyle olurdu. Babam hayattayken bile sevmediğim bir evde yaşıyorduk. Hep evden kaçmayı ya da ev değiştirmeyi düşlerdim. Farklı oslaydı eve dönmenin nasıl bir duygu olacağını merak etmişimdir hep, ama farklı kılmam için ne yapmam gerektiğini hiçbir zaman keşfedemedim."

Bunker Tepesi Düşleri


"Yatağa uzandım ve uyudum. Uyandığımda alacakaranlıktı, ışığı yaktım. Daha iyi hissediyordum kendimi, yorgun değildim. Daktilonun başına oturdum. Bir cümle yazmaktı niyetim, bir mükemmel cümle. Bir mükemmel cümle yazabilsem iki de yazardım, iki yazabilirsem üç de yazardım. Üç mükemmel cümle yazabilsem kimse durduramazdı beni zaten. Ama ya yazamazsam?"

Ülkesi Olmayan Adam

"Hükümetimiz, şirketlerimiz, medyamız, dini ve hayır kurumlarımız ne kadar yoz, açgözlü ve kalpsiz olurlarsa olsunlar müzik yine de muhteşem olacak. Eğer ölecek olursam, Tanrı korusun, mezar taşıma şöyle yazsınlar:
Tanrının varlığına Kanıt olarak Sadece müziğe İhtiyaç duymuştu"

Roma'nın Batısı

"Babamın unutulmuş bir azize dua etme fikri kafama takılmıştı. Son derece yerinde bir fikirdi. Azizler temiz yürekli, acı çekenlere yardım etmek için yanıp tutuşan varlıklardı. Ama babamın dediği gibi, popüler olanlarının işleri başlarından aşkındı. Dualarıma yanıt almanın sırrı binlerce yıl önce unutulmuş, cennette ondan yardım isteyecek birini boş yere bekleyen merhametli ve müşfik bir ihtiyar bulmaktı."

Üzümün Kardeşliği

"Sonra tuhaf bir şey oldu. Babam öldü. Kaptırmış çalışıyor, harç ve taş arasında fırıldak gibi dönüyorduk ki birden babamın dünyadan ayrıldığını hissettim. Yüzünü taradım, orada yazılıydı. Gözleri açıktı, elleri hareket ediyordu, harç karıyordu; ama ölmüştü, ve ölümde tek bir sözü yoktu söyleyecek. Bazen hortlak gibi gidip bir ağacın dibine işiyordu. Gidip işiyorsa nasıl ölü olabilir ki, diye soruyordum kendime. Bir hayaletti artk, bir ceset. İyi olup olmadığını sormak istiyordum ona, hayatta olup olmadığını; ama ben de çok yorgun ve ölmekle meşguldüm, cümle kurmaya mecalim yoktu. Kağıt üzerinde görebiliyordum soruyu, daktilo edilmiş, soru işareti yerleştirilmiş; ama dillendirilemeyecek kadar ağırdı. Hem ne fark ederdi? Hepimiz bir gün ölecektik."

1933 Berbat Bir Yıldı

"Geleceğimin etrafımda dalgalandığını hissedebiliyordum; parlak günler, beni bekleyen heyecan dolu yıllar. Bütün büyük adamların hissettiği bir şeydi bu; kemiklerinde bir coşku, onları diğerlerinden farklı kılan gizemli bir enerji. Onlar biliyorlardı! Farklıydılar. Edison sağırdı. Steinmetz kambur. Bebek Ruth öksüz, Ty Cobb yoksul bir Georgia Çocuğu. Giannini sıfırdan başlamıştı. Herkes Henry Ford'un deli olduğunu düşünmüştü. Carnegie cüceydi, bendeniz gibi. Tony Canzoneri varoş çocuğuydu. Yoksul genç adamlar, sihirli değnekle kutsanmış, Amerika'da talihi bulmuş. Allahtan babam Torricella Peligna'dan ayrılacak kadar sağduyu sahibiymiş! Zor zamanlardan geçiyorduk, ona şüphe yoktu, işsizlik hat safhadaydı; ama ünle kutsanmışları harikulade bir gelecek bekliyordu.."

Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi

"Her yeni dize bir başlangıçtır ve kendinden önce gelen dizelerden bağımsızdır. Her dize ile baştan başlarız. Ve o kadar da kutsal filan değildir. Dünya yazarların yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır. Ve dünyanın bazı yerlerinde ikisinden de çok az var. Ben kanalizasyonsuz yaşamayı yeğlerim elbette, ama ben hastayım.
İnsanı yazmaktan alıkoyabilecek tek şey kendisidir. Yazma isteğini gerçekten duyan kişi mutlaka yazar. Reddedilme ve aşağılanma onu güçlendirir sadece. Ve engellenişi ne kadar uzun sürerse o kadar güçlenir, barajda yükselen su gibi. Yazmakla kaybedilecek hiçbir şey yoktur; uyurken parmaklarınızı güldürür; insanı kaplan gibi yürütür, gözlerini ateşleyip ölümle yüz yüze getirir. Bir savaşçı gibi ölür, cehenneme şeref konuğu olursunuz. Sözün kumarı. Oyna, çevir çarkı. Karanlıkta palyaço ol. Gülünçtür. Gülünçtür. Yeni bir dize daha.."

Factotum

"Azimli olmadığım doğru ama azmi olmayan insanların da yaşayabilecekleri bir yer olmalıydı, mevcut yerlerden daha iyi bir yeri kastediyorum. Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla bir şeyler atıştır, sıç, işe, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsata müteşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?"